Kurtlar Vadisi Final Bölümü (97. Bölüm) Mahkeme Sahnesi Üzerine

Nuri N. Dokuzoğlu

Bir kitapta, bir filmde ya da dizide verilmek istenen mesajı asıl konudan uzaklaşmadan özetle aktarabilme kabiliyetinin önemli olduğunu düşünüyorum. Yayına girdikten sonra özellikle metin ve müzikleriyle hemen hemen her dönem rağbet gören Kurtlar Vadisi dizisinin final bölümünün mahkeme sahnesi, dizinin ve belki de asıl anlatılmak istenenin bir özeti niteliğinde. Dizinin, genel olarak beğenilen metin başarısını bu uzun sahnede de görebiliyoruz. Sanık Erhan UFUK, Abdülhey ÇOBAN, Memati BAŞ ve Polat ALEMDAR’ın “silahlı örgüt kurma” suçu iddiası ile yargılandıkları sahne üzerinden bir değerlendirmeye gideceğim. 

Güllü Erhan’ın (Erhan UFUK), dizinin genelinde gördüğümüz rahat, kaygısız ve özgüven dolu tarzını mahkeme salonu sahnesinde de görüyoruz. Doğal ve süreç içerisinde abisinin yanında öğrendiği kendinden emin tavrını mahkemede de bozmuyor. Bir ara mahkeme heyeti kararını açıklarken fenalaşır gibi olsa da genel olarak durumu iyi kotarıyor. Suç örgütü mensubu olma iddiasıyla yargılanıyor olmasına rağmen avukatının pişmanlık talebinde bulunmasını da pek önemsemiyor ve üzerinde zerre miskal pişmanlık belirtisi de görünmüyor. Erhan söze, ekibe katılmadan önceki hayatından yani köydeki halinden bahsederek başlıyor ve söze başlar başlamaz “köy aklın mezarıdır” gerçeğini derinden hissettiriyor. Köydeki silik, pısırık halini sade bir şekilde ve olayı yaşatırcasına anlatıyor.
 
Köydekilerin, en başta da annesinin kendisine karşı ümitsiz, güvensiz, önemsemeyen bakışlarının verdiği acıdan birkaç günlüğüne de olsa kurtulmak için İstanbul’a gelen Güllü’den, sonrasında olayların çok farklı yere gelmesiyle birlikte köydeki Güllü’nün zıddı, yepyeni bir karakter çıkarılması takdire şayan. Köyde sıradan bir adam devletini, milletini bilmez, dava nedir anlamaz, memleket nedir düşünmez. Nitekim öyle bir açısı da yoktur. Onun devlet, millet, memleket anlayışı yalnızca kendinedir ve köyde beslediği koyunu, ineği, bilmem kaç dönüm tarlası kadardır. Öyle bir adamdan, memleket meselesini kendi meselesi edinen bir karakter yaratmak bu yüzden takdire şayandır. Ama hikâye önemli. Kendini keşif ve gerçekleştirme genelde bir “hikâyeyle” başlıyor. 

Erhan’ın köyde kendisine olan olumsuz ve istemediği bakış açısı, onun yepyeni bir karakter olmasının hikâyesini oluşturuyor. Sonrası malum. Erhan’a güveniliyor, iş veriliyor, silah veriliyor, mekân emanet ediliyor. Erhan da bunları, bunların ne olduğunu görerek ve yaparak öğreniyor ve gözü arkada bırakmayacak bir iş bitiriciliğe sahip oluyor. Polat’ın aynı zamanda eğitimci bir yönünün de olduğu mesajı Erhan üzerinden de verilmiş oluyor.
 
Polat ALEMDAR ve Abdülhey ÇOBAN’ın asıl görevlerini ve amaçlarını çok sonra öğrenen ve bundan ötürü de zaman zaman kendisini dış kapının dış mandalı gibi görebilen Memati BAŞ. Aynı adamın mahkemede bu halinden eser yok; tüm gerçekleri kabullenmiş ve anlamış bir eda ile mahkeme başkanının sorularına cevap veriyor. Bir insan gerçeğin gerçekten farkında olunca başka insanların gözünde eskiye nazaran daha iyi, daha karizmatik görünebiliyor. İşte o savruk adam Memati’nin mahkemedeki bu gerçeğin farkında olma hali bahsettiğimiz karizmatik görüntüyü bize göstermiş oluyor.  

Memati sadece ekibinin gerçeğini değil, birçok gerçeği de fark etmiş ve kabul etmiş bir şekilde konuşuyor. Özellikle de mafya dünyasından gelmesi sebebiyle o dünyanın görünmeyen, akla gelecek ya da gelmeyecek yönlerini iyi biliyor ve gerçek bir dille o dünyayı anlatıyor. İzleyenleri de aynı düşünce bağlamına sokarak en azından birkaç dakikalığına da olsa insanları hakiki anlamda düşünmeye sevk ediyor. Memati’nin gerçekleri idrak etmesinin yanı sıra hakikat algısının da açık olması bir başka unsur. Mahkemede Polat’ı anlatırken “Makamı, mevkiyi elinin tersiyle itti. O ittikçe makamı, mevkisi arttı. Parayı pulu elinin tersiyle itti. O ittikçe para pul oluk oluk aktı. Ben önceleri dedim ki; diğerlerinden farklı, akıllı adam, taktiği usulü bu. Sonra gördüm ki yok. Paranın pul kadar değeri yok. Makamın gücün hiç önemi yok. Bu adamın bir derdi var.” demesi, onun hakikat algısının bir göstergesi. Paranın “üretilebilen”, makamın "oluşturulabilen" şeyler olması, kişinin hakikat algısını geliştirecektir.    

Örnek bir “görev adamı” Abdülhey ÇOBAN. Yetimhanede büyüyüp devlet tarafından yetiştirilen, kaybedecek hiçbir şeyi olmayan ve bu sebeple de çok şey kazandırabilecek bir karakter. Devlete sorgusuz hizmet etmiş, son olarak da “Polat ALEMDAR’ı korumak, yanlış yaparsa da onu öldürmek üzere Polat’ın yanına yerleştirilmiş.” Nitekim mahkemede de bunları anlatıyor. Bu bir zaaf mıdır yoksa bir vefa örneği midir bilemem ama sonrasında Çoban, asıl görevinin dışına çıkarak Polat’la ve davasıyla duygusal bir bağ kuruyor. Kendi tabiriyle “çok konuşmayan” adam, mahkemede bu normal tarzının ötesinde, ortamda yabancı durmayan, gereğinden fazla da var olmayan bir hal yansıtıyor.    

Polat ALEMDAR mahkeme sahnesinde daha çok “bilge” yönüyle yansıtılıyor. Özellikle Cumhuriyet tarihi ve ülkenin sosyolojisi üzerine, pek çok ülke gezmiş ve pek çok kültürü tanımış ve bunları mukayese edebilen bir kişi olarak haklı sayılabilecek tezler öne sürüyor. Örneğin; hâkime “gazeteleri tersten okuyunuz” tavsiyesi ve tezi bugün de maalesef geçerliliğini devam ettiren bir unsur.   

Hâkim Polat’a, Memati, Abdülhey ve Erhan için, “Sen bu kadar cürmün arasında bunlara ne zaman kitap okuttun?” sorusunu soruyor. O da “Kimileri okur öğrenir, kimileri yaşar öğrenir.” diyor. Burada fütüvvetin, “iksir, bakırı altun yapar” anlayışını görüyoruz. Kitaptan okumak ve yaşarken yaşamı okumak bir “doğru okuma” açısı. Polat’ın asıl kadrosuna yaşam üzerinden bir “doğru okuma” açısı kazandırdığını anlıyoruz. 

Polat, millet değerlendirmesi yaparken kavminin insanının saflığından, zekiliğinden, iyi kalpli olduğundan ama aynı zamanda çok fazla sömürüldüğünden bahsediyor. Sömürenlerin de çapsız, kifayetsiz, beceriksiz (mealen söylüyorum) olduklarını anlatıyor. Bu kadar zeki, iyi kalpli ve saf bir kavmin, bu kadar çapsızlığa yüzyıllardır mağlup oluyor olması tezat bir durum gibi görünüyor. Ya Polat ALEMDAR kültürünü bilmiyor, kavmini tanımıyor ya da bahsettiği kültür ve kavim son birkaç yüzyılın kültürü ve kavmi değil. Bu kadar zeki olan bir kültürün mensupları, aklen, bir şekilde sömürülenin karşısında olurlar ve kendi insanlarının yaşadıkları coğrafyanın zenginliğine karşın bu kadar yoksun kalmalarına izin vermezlerdi diye düşünüyorum.  

Final bölümünün mahkeme sahnesi, hukuki açıdan bazı konularda eleştiri alıyor. Devlet sırlarının konuşulduğu bir mahkemede dışarıdan seyircilerin olması ve konuların onların önünde alenen konuşulması, arkada hep aynı seyircilerin hep aynı kıyafette olmaları ile duruşmanın tek celsede bitirilmiş bir dava olduğunun anlaşılması ve bunun böylesi büyük bir duruşmada pek mümkün olmayacağı gibi birtakım eleştiriler... Ama bu eleştirilere rağmen, mahkeme devam ederken Elif EYLÜL’ün mezarının görüntüsü verilip oradaki çiçeklerin büyüme aşamalarının da gösterilmesiyle, mahkemenin tek celsede bitmediği ve uzun sürdüğü fikri ortaya atılıyor olabilir. Ayrıca senaristlerin, dizinin final bölümü olduğu için sahnenin tamamını tek seferde vermeleri gerektiği gerçeği de bu eleştirileri çürütebilir. Aynı senaristlerin, olayın hukuki gerçekliğinden ziyade vermek istedikleri mesajlara yoğunlaşıp asıl olarak mesajın aktarımını hedeflemiş olmaları da ihtimal dahilindedir. Sahne, Elif’in mezarındaki çiçeklerin tamamen açma anı, beraat kararıyla eş zamana denk getirilerek biraz romantik bir açıyla, kitlenin de duygusuna yönelerek buruk bir mutlu sonla bitiyor.
Nuri N. DOKUZOĞLU